Şimdi yavaşlayalım.
Çünkü anlatacaklarımız bitti.
Ama söylenecek olanlar bitmedi.
**Sevgili dostlarım…**
Mezopotamya mitleri geçmişte kalmış masallar değildir.
Onlar,
insanın kendine tuttuğu en eski aynalardır.
Tanrılar değişti.
Şehirler yıkıldı.
Diller sustu.
Ama hikâyeler kaldı.
Neden mi?
Çünkü bu mitler,
insana şunu vaat etmedi:
“Her şey güzel olacak.”
Aksine şunu söyledi:
Hayat adil değil.
Güç merhametli olmak zorunda değil.
Ve insan,
her zaman sınırla yaşamak zorunda.
İnsanı yüceltmez.
İnsanı avutmaz.
İnsanı kandırmaz.
İnsana bakar.
Ve olduğu şeyi anlatır.
Kaosla yaşarız.
Düzen kurarız.
Sonra düzeni bozarız.
Tufanlar olur.
Savaşlar olur.
Felaketler olur.
Ve her seferinde,
“Bu kez farklı olacak” deriz.
Ama olmaz.
**Burada son bir durak verelim sevgili dostlarım.**
Çünkü Mezopotamya bize şunu öğretir:
Felaketler insanı değiştirmez.
Sadece durdurur.
Ve insan,
yeniden hızlandığında
aynı yollardan geçer.
Aynı hatalar.
Aynı kibir.
Aynı sonuçlar.
Gılgamış’ın öğrendiği şey buydu.
Tanrıların bildiği şey buydu.
Ve bizim hâlâ öğrenmekte zorlandığımız şey de bu.
Ölümsüzlük yok.
Mutlak düzen yok.
Kesin kurtuluş yok.
Ama anlam var.
İnsan,
yaptıklarıyla kalır.
Anlattıklarıyla yaşar.
Hatırladığı sürece vardır.
Ve belki de bu yüzden,
binlerce yıl sonra hâlâ
Mezopotamya’yı konuşuyoruz.
Çünkü onlar ilk kez sordu:
“İnsan nedir?”
Ve biz,
hâlâ cevap arıyoruz.
**Okuduğunuz için teşekkür ederim sevgili dostlarım.**
**Şimdi sessizlik size ait.**

Yorumlar
Yorum Gönder