Çünkü anlatacağımız şey bir felaket değil.
Bir karardır.
**Sevgili dostlarım…**
doğanın öfkesi değildir.
Tanrıların sabrının bitmesidir.
İnsan çoğalmıştır.
Gürültü yapmıştır.
Sınırını unutmuştur.
Ve tanrılar,
ilk kez insanı değil,
kendilerini düşünür.
Tanrılar toplanır.
Sesler yükselir.
Ve Enlil konuşur.
İnsan artık katlanılmazdır.
Bu cümle serttir.
Ama Mezopotamya’da dürüstlük yumuşak değildir.
**Burada kısa bir durak verelim sevgili dostlarım.**
Çünkü şimdi çok tanıdık bir refleksi görüyoruz.
Güç,
rahatsız olduğunda
yok etmeyi seçer.
Karar verilir.
Su salınacaktır.
Her şey silinecektir.
Ama her zaman olduğu gibi,
bir çatlak vardır.
Enki…
Tanrıların yeminini bozamaz.
Ama insanı da ölüme terk edemez.
Bu yüzden doğrudan konuşmaz.
Bir kamışa fısıldar.
Bir duvara seslenir.
Ve mesaj yerine ulaşır.
Bir gemi yap.
Tohumları sakla.
Hayatı kurtar.
Ve tufan başlar.
Gök boşalır.
Nehirler taşar.
Toprak kaybolur.
Şehirler silinir.
Tapınaklar yıkılır.
İnsan sesi kesilir.
Sadece su kalır.
**Şimdi size bir soru soracağım sevgili dostlarım.**
Bu bir ceza mıydı?
Yoksa bir sıfırlama mı?
Tufan günlerce sürer.
Gecelerce.
Ve sonra…
sessizlik.
Sular çekilir.
Toprak geri döner.
İnsan hayatta kalır.
Ama artık başka biri midir?
Peki ya sevgili dostlarım…
Tufan bittiğinde insan değişti mi?
Hayır.
Sadece bir süre sessiz kaldı.
Felaketler insanı dönüştürmez.
Sadece yavaşlatır.
Ve insan hızını tekrar kazandığında,
her şeyi yeniden yapar.
Aynı hatalar.
Aynı kibir.
Aynı sonuçlar.
**Bu bölümün en sert gerçeği şudur sevgili dostlarım:**
Tufan bir son değildir.
Bir uyarıdır.
Ama insan,
uyarıları sevmez.
İnsan unutur.
Ve Mezopotamya bunu bilir.
Bu yüzden tufan hikâyesi anlatılır.
Tekrar tekrar.
Çünkü hafıza,
insanın tek frenidir.
Ve şimdi,
bu felaketin ardından
başka bir hikâyeye geçeceğiz.
Bir kralın hikâyesine.
Bir insanın,
ölümle ilk gerçek yüzleşmesine.
.jpg)
Yorumlar
Yorum Gönder